Niteliksiz Varlık’a


Metehan’a



















































































































































































Dünya Bir İntihar Projesidir

Ve

Aşk Üzerine

H. İbrahim Türkdoğan

Image6

Varlık’ın reçeline yakalandım yine, bir öncekinden daha devasa, daha da kasvetli, yapış, yapış… Ten… Pekmez… Ruh… Ruh… Ötekinin ruhu ve teni… Ruhsallaşan cinsellik… Yalınlığımın kaybı ve tekrar yalınlığıma dönebilmenin özlemi, hedonistçe belki ama biraz da nevrotik ya da nevrozların toplamı ve erimesi. Reçel bu kez salt tenime değil, ruhuma da yapıştı…

İsmin yalın halinin tersi, hayır, ismin yalın halinin olmayışı… Salt fiil, salt faaliyet… Öznenin fiil yoluyla nesnede çözülüşü… Notalarını yitirmiş şarkı, gramersiz bir dil ve keyfi dil yapısı, boz-yap, yap-boz. Bir tür düşünce anarşisi, bu sözcüğün belki de hak ederek yaşadığı tek yer… En azından bende böyle… Salgı bezlerinin Ratio üzerindeki erki ve zaferi… Öznenin buna rağmen tebessümü… Arzunun kendi başınalığı ve kendini yaşayışı…

Düşünmenin özneden bağımsızlaştığı ve tefekkürün son bulduğu yer. Negatif bir nihilizmin tebessümlü bir metafizikle sevişmesi, metafiziksel bir güzellik ve zaman zaman kendini duyumsatan reel kasvet -tıpkı iki ayrı cinsin çatışması-, gülüşleriyle kurak toprakları yeşerten bir metafizik, Heidegger’in verili kara ormanının ak versiyonu, katedralsiz, minaresiz, papazı ve rahibesi ölmüş ya da öldürülmüş bir metafizik, bunun yerine içinden gizemli suların fışkırdığı mistik kaynaklar, tanrı-tanımaz bir mistisizmin insansal ve tanrısal sağduyuya sunabildiği yağmur ormanlarının kirlenmemiş damlaları. Bu damlalarda kendi kendini yıkayan ak saçlarım, şamanın yağmur dansında tepinerek iz bıraktığı yumuşak toprağın acı çığlıkları, Varlık’ın ilk ve son çığlığı.

Ölüm dürtüsünün Hiç’ten aldığı cazibeli buselerinin Varlık’a yansıtılışı, söz zırvalığının yerini adsız fiillere bırakmak zorunda kalışı, varlık-tiksintilerini metafiziğin görkemli renkleriyle örtmek, varlık-bunalımlarını mistik danslarla ezmek, varlık-deformasyonunu ve çürümüşlüğünü estetikle giyindirmek, reel kasıntı yerine estetiksel haz, tenin zulmüne yenilmek, tenin zaferi; en büyük zaferin sahibi: Teni ele geçiren ruh. Evet, Varlık’ın reçeline yakalandım yine… Sözcükler yapış, yapış… Düşünceler yapış, yapış…

Hiç’i özlemek de bir hazdır…

Image6

Eros ve thanatos’un karşıt (Freud) oluşlarının nihai sonu, sanata dönüştürülecek kadar aşağılanan sevginin (Fromm), müstehcenliği ve ilahiliği birleştirerek farklı bir boyutta, törelin tersi yönünde yücelmesi, sadece bir cinsel projeden ibaret bireyin (Reich) bu projeden sıyrılması, yaşantıdan kitaplara ve kitaplardan da yatağa (Nietzsche) taşınan taşkınlık ve dinamite dönüştürülen şehvetin kendi özel yalınlığını bulması.

Bir insan sadece kafası içinde yaşıyorsa, bu çok acı olmalıdır. Nietzsche, Dionysos’u ancak kafasında konuk edebilmiştir ve bu kafanın dinamit olup patlamaktan başka bir şansı yoktur: Sözcükler! Şöyle seslenmek gerekiyor Nietzsche’ye: “Sen kafanda yaşayansın! Sen sözcüklerde yaşayansın!” En büyük çaresizlik, en büyük kötülük: Düşüncelere hapsolmak, sözcüklere hapsolmak.

Demek istiyorum ki: Dünya bir genel evdir, bir genel mekândır ve bir genelevdir, bireyin içinde olamadığı, dışına da çıkamadığı tanrının genelevidir. Dünya bir tanrı genelevidir. Tanrıdır dünyanın sahibi, egemeni ve paşası. Ve demek istiyorum ki: İşte bu genelevi keyfince tüketen tanrı ve tanrılar ölmedi, insanlarla alay etmek için ölmüş görünümüne girdiler. Ve insan kendi kibirli ve gururlu özelliğini yitirmeyecek kadar geri zekâlıdır. 


Image6

Zavallı Kierkegaard! Mezarının başında ateş yakıp dans etmek isterdim reçele gömülmüş bedenimle ama kıyamam sana, çok mızmızsın, çok şikâyetçisin. Şikâyet etme, yaşa ya da yok ol, diyeceğim ama nafile. Yine de sempati besliyorum ruhuna. Regine’ydi adı, henüz 15’indeydi, 15 yıllık reçel, sardı seni her yanından, ruhunu işgal etti ama sen elini tutacak olduğunda içsel depremler yaşadın. Dokunmadın tenine asla ama ruhuna teslim ettin kendini ölene dek, nişanlanıp ayrıldın el sürmeden. Bir daha asla kadın yüzü görmedin. Ve Regine bir başkasıyla çiftleştiğinde bunu ihanet olarak adlandırdın. Ey genç ölen yaşlı filozof! Neydi senin köklü değişimin? İçsel parçalanmışlık, kara sevda, ümitsizlik, melankoli, çaresizlik, korku, ruhsal deprem. Neydi seni bunlara sürükleyen ve hangi değişime uğradın? Sende hiçbir değişim göremedim, hele köklüsünü hiç görmedim. Hıristiyanca yaşadın doğduğun andan son nefesini verene kadar. Sen Kierkegaard, açılamadan sönen bir gülsün, Hıristiyan gülü. Selametle kal kara topraklarda, sanırım bundan başka bir şey dilememi istemezsin.

Berlin sokaklarında Stirner’le bohem yaşayacağına Schelling’in Hıristiyanlığına adadın kendini ve anavatanına her dönüşün Regine’ye bir dönüştü –ana rahmine dönüş. Bu konuyu Bukowski o soğuk, yavan, lümpen ve sıradan adamın mizahı ile seni analiz edermişçesine işledi. Bukowski korkuyu ve ana rahmine dönüşü bütün psikanalitikçileri ve filozofları ürkütecek şekilde yaşayabilmiştir, Bukowski yaşayabilendir, yaşadığını yazabilendir, yaşamadığını değil. (Okumanı tavsiye ederdim aramızda olsaydın.) Eminim son nefesinde Regine’yi andın.

Stirner, Biricik üzerine yazdı, sen Tek üzerine. Senin Tek’in biricik değildi ve iddia ettiğin gibi genelden farklı da değildi, sadece ahlaklı bir geneldi. Semavi İbrahim’in eylemi senin gözünde meşru idi, çünkü absürttü. Ancak buradaki absürt’ün diğer adı: Dinsellik. Evet dinsellik saçmalıktır, ancak bu saçmalığı yaşamam gereken hiçbir dürtüm yoktur benim. Daha çok İbrahim’i yerden yere vuracak kadar saçma bir eğilimim var, üstelik haz dolu, neşe dolu. Ve senin saçma ya da absürt dediğin şey sistem üzerine kurulu bir saçmadır, kuralları ve yasaları olan. Bu bana pek Batılı geliyor, oysa ben kozmosun rengini giyiniyorum. Ve absürtlüğümün hiçbir yasası yok. Her peygamber kendi yasasını ilan etmek için gelir dünyaya. İbrahim, tanrı aşkı adına diğer tanrıları öldürecek kadar obsesifti. Adaşıma benzer hiçbir yanım yoktur benim. Dinselliğin ahlaklılığındır, ahlaklılığın absürtlüğündür.

Sen tıpkı Dostoyevski gibi hatta ondan daha da kasvetli, daha da ıstıraplı bir dikenli cehennemde varlık’ı bir suç, en büyük suç olarak yaşadın. Yarattığın cehennemin dikenleri en çok da sana battı, seni zehirledi. İkiniz de tanrı oğlunun oğullarısınız.

Sen Meryem’in kucağına göç ettikten sonra Camus ve Sartre gibi ardılların senin Hıristiyan ruhuna inip, tüm kapılarını tek, tek araladıktan sonra yeni adlarla çıktılar sahneye. Camus, bir anda beş ayrı aşk yaşayacak kadar “ihanet” sevdalısıydı, Hıristiyan suçu ayakları altına alarak senin derini yüzdü, seni köklü bir deşiğime uğrattı –sensiz.

Image6

Reçelden söz etmişken. Kant: “Cinsel malzemelerin karşılıklı kullanılışı.” Romantizmin ölümü, estetiğin katliamı, aşkın çarmıha gerilişi. Soğuk yorum: Bedenlerin işlev saati (Zamyatin, Orwell, Huxley), organların işlevlikleri, makine insan. Düşünsel fetişizm. Aşk-değil yani yok-aşk.

Şikâyet etmeden, mızmızlanmadan varlık’a son verebilen tek filozofu anmak istiyorum bir nefeste. Şikâyetin kral-filozofu Nietzsche şöyle der bu filozof hakkında: “Dünyayı imha edecek bir söz bulsaydı, telaffuz eder miydi?” Ederdi –kayıtsız şartsız! Ve Nietzsche gibi övünmeden, sözcüklerini süslemeden. Ancak o sözü bulamadığı için, kendini imha etti: Philipp Mainländer. Sözü uzatmadı, “Philosophie der Erlösung” (Kurtuluşun Felsefesi) adlı eserini yayınlatıp, ertesi gün yayınevinden yazar payına düşen miktarı alıp odasında üst üste koyup çıktı üzerine ve bir solukta astı kendini. İşte! Hepsi bu kadar. Olmak, olmamakta biter; varlık, yoklukta sonuçlanır.

Dünya bir intihar projesidir, insanın her eylemi intihar istencinden doğar. Savaş, barış, kardeşlik, eşitlik, demokrasi ve daha sayılamayacak kadar binlerce safsata, hepsi insanın varlık’ı meşrulaştırmak için icatlarıdır. Ne gerek var tüm bunlara, dünya anlamsızdır, dünyanın anlamı, anlamsızlığını kaldırmaktır. Olmamak, olmaktan iyidir. Ölüm, tam ölümdür, zik zaklara ne gerek. İntihar hazzı ve intihar şehveti, kendine yaşama yetkisi verendir. Bu şehvet fazla beklemez kurtuluşu, bir an önce ulaşmak ister. Ne mızmızlanan Kierkegaard ne de intiharı süsleyen Cioran; Bu şehveti tadamayanlardır. Siz her şeyi mi istiyorsunuz ey insanlar? “Ben, Hiç’i istiyorum.” hem de dolaysız ve eksiksiz. Varlık’ın yapışkanlığından ebedi kurtuluş, işte!

Image6

Varlık meşrulaştırılamaz, doğmamış biri hakkında ölüm kararı verebilir misiniz? Abartılı absürt olurdu bu karar. Varlık’ı meşrulaştırabilecek bir us mümkün mü? Her ussal yargı diğer bir ussal yargıyla çürütülebilendir. Demek ki varlık üzerine ileri sürülen her meşruluk hokkabazlıktır, düzenbazlıktır, öz-aldatmadır, dolaylı intihardır. İntiharın meşru biçimidir, genel tarafından onaylanmış şeklidir.

Kierkegaard, İsa’ya aşıktı ya da İsa üzerinden tanrıya, Mainländer annesine,  Nietzsche kendine fakat kendinde yarattığı annesine, annesini kendinde doğurdu demek tam yerinde. Annesinin hem oğlu, hem de sevdalısı ve hem de annesinin annesi. Buradaki psikopatolojik durum vahim olsa da, salt Nietzsche’ye özgü değildir. Nasıl ki, zekâsını kullanamayıp nevrozlarını kendine ve ötekine meşrulaştıracak kadar uyanık bir genel mevcutsa, kendini psikolojik buhranlara sürükleyen bireylerin sayısı da az değildir. Sevginin nefretle seviştiği, yoğrulduğu, çiftleştiği bir ilişki örneğin tecavüzü sevdirir ve meşru kılar. Aşk’ın yukarda sözünü ettiğim şekildeki anarşik yapısı bu karışıma dönüşmediği sürece sade bitme şansı vardır.

Image6

Bana gelince. Hiçbir şikâyetim yoktur benim, hiçbir talebimin olmadığı gibi. Bu dünyaya bir kez geldim ve bu dünyadan bir kez gideceğim. Varlık’tayım, Hiç’te olabildiğim kadar, benim Hiç’im intiharı değil, kendimi tüketmemi içerir. Düştüğüm kuyulardan saçlarımı yakalayıp kendimi çıkardığım gibi, yalın tenimi ve ruhumu reçele teslim edebilmekteyim ve reçelle sevişerek ondan sıyrılırım Hiç’ime geri dönmek için. Bazen bir anark olarak monarka karşı çıksam da, karşımdakinin benim bir parçam olduğunu bilirim. Reçelde Hiç’i özlerken, Hiç’te de reçeli özlerim ve özlemlerimi yaşantımda renklendirerek tüketirim. Her iki durumda da özlerken,  özlemi tenimin dış derisi gibi yaşarım yani fiile dönüşümü engellemeyecek kadar bir özlem taşırım. Varlık’ı ve Hiç’i unutmamak adına.

Dünyayla ilişkilerimde yaratır ve tüketirim, biz’i değil, ile’yi seçerim, biz’de de bulunurum, bazen keyfimden bazen de zorunluluktan. Ama ebedi kalamam orada, beni tüketir. Tüketildiğimde ise şikâyet etmiyorum, sadece şunu söylüyorum kendime: “Sen tüketilensin. Öyleyse çıkar kendini seni tüketen mağaralardan.” İLE bir zor ilişkidir, neredeyse imkânsız ama bunu seçtim, bunu istiyorum, beni besleyen budur. İle’deki aşk, reçelin bir eseri de olsa, beni dışlamayandır, beni içine alıp yoğurandır -benim katkımla ve istemimle. Bu istemi Hiç’ten alırım. İle’den koparılıp kuytu köşelere fırlatılınca, ölümcüllüğümün bilinciyle yapayalnızlığımı yaşıyorum Varlık’ın benimle olduğunu duyumsayarak. Beckett’in bir sözü hafızamda yer etmiş: “Dünyada olduğunuzu düşünün ve buna karşı hiçbir çare yoktur.” Ya da: “Son, başlangıçtadır ama yine de devam ederiz.” Müebbet. Ölüm tehlikesi ve yaşam tehlikesi kavramları aynı içeriğe sahiptir. Ne gariptir değil mi? Kendi payıma şunu düşünüyorum: Ölerek yaşıyorum, ölü olarak değil. Noktalıyorum.

Sözcüklerim reçelden çıkmadır, yapış, yapış yazılması bundandır.

Image6