|
|
İmkânsız
Olan Ve Nalân H. İbrahim
Türkdoğan
Gizem,
dünyaya bir bakış açısı
değildir, dünyanın kendisi gizemseldir.
-Ludwig Wittgensten-
Köprünün
sonuna
vardığımda karşımda Rimbaud duruyordu. Güzel
gözleriyle Olan’ı seyrediyordu.
Onunla ikinci karşılaşmam bu. Daha önce,
Batı’dayken, anarşisine âşıktım.
“Kalın Batı dünyasında, ey filozoflar!”.
Kafatasımın altında kaç kez
tekrarlanmıştı bu söz. Kaç yıldız
düşmüştü, kaç mevsim
geçmişti, kaç insan
sevişmişti, bilemem. Her tekrarlayışımda bedenselleşmeden bulutlara
karıştı bu
söz. Dilsizce konuşmasını öğrendim.
Çölün gerekirliliğidir bu. Kumuyla tenimi
yıkadığım. Rimbaud şahidimdir. Tenimi bir kefen gibi sardı ve kulağıma
şu
sözleri fısıldadı: “Yaz mevsiminde tan yerini
öptüm.” Bilirim, ey devran, nedir
acın ve ıstırabın? Varolmanın çekilmezliğiyle
Rimbaud’nun sözlerine şu zavallı
sözleri kattım: Sen yaz mevsiminde kar tanelerini
hissedebiliyor musun sevgilim?
Ve
Gılgamış ilk kez anladı yaşamın acı olduğunu. Enkidu’nun
varlığı kendisine acı,
Gılgamış’a mutluluk vermişti. Hayatın garip olduğu başından
belliydi. Ve
Gılgamış’ın sonsuz ve absürt yolculuğu başlamıştı
artık.
Seni
bu
yolculuğa çağırıyorum. Us’a haksız davranmamak
için sadede geliyor ve sorumu
soruyorum: Nedir imkânsız olan?
Bilmelisin ki, dil üzerine kurduğum her aşk dilin tutsağıdır. Beni dil ötesinde gör. Belki gölgemin üzerine oturacak ve beni dinleyeceksin.
Şamkat!
Ey aşk Tanrıçası, ey kutsal orospu, ola ki yılanlara
sevişmesini de sen
öğrettin.
Yedi gün yedi gece yılanların, aslanların, kurtların ve nice ceylanların gözü önünde panterin kucağından ayrılmadın. Sevişmeyi seyreden hayvanlar giderek tüysüzleşen ve seviştikçe başkalaşan, başka bir varlığa dönüşen panterin neticede insanlaşmasını gördükleri an, bir daha dönmemek üzere çığlıklar içinde panteri terk edeceklerdi. O, artık panter değil, Enkidu olmuştu. Ve Enkidu gövdesini tüysüzleşmiş olarak gördüğü an, ilk kez utanacaktı. İşte bu utanmadır beni sana seslendiren. Ve
yılan kendi kuyruğunu
ısırırken Tanrı kapısını
çalıyor yılan. Hiç’ten
gelen Nalân’ı görüyor karşısında.
Nalân![1]
Gürleyen
gök ve gürleyen Hiç, Tek’in ruh
halini ifade
edebilecek bir özellik içerir. Bu
özelliğin adı var: Nalân. Tek inlerken,
iç
sıkıntısı yaşarken, gönül darlığında kavrulurken,
heves içinde ve heves dışında
yoğrulurken, neşeden ve neşesizlikten kudururken, kasvet ve
melâl içinde
kıvranırken hep Nalân var. Nalân her yerde var,
Nalân’sız bir var’dan
sözedemeyiz. Nalân,
olandır. Nalân
Tek’in ruhunun dışa yansıma biçimidir.
Heidegger, buna Stimmung der. Stimmung
insan ruhunun kapsamıdır; Hiç’te duyduğu ruh
halinin adıdır. İki dev kayayı
birbirine bağlayan asırlık bir tahta köprüden
uçurumu görmek, Hiç’i
duymaktır
işte ve Nalân bu duyguya şahittir -Nalân bu
duygudur.
Nalân şehvetimin
adıdır, libidomun öteki adı. Keyfin
doruğunda hiçleşen Ben’in inlemesidir
Nalân. Kıvamını bulma efkârına
kapıldığımda Nalân’ı
görürüm; O, neşemle acımın kesiştiği
noktadır. Hiç ile
Varlık’ın buluştuğu mekândır. Nalân
realiteyi kucakladığı gibi, rüyaların sorumlusu
da odur. Tek’in rüyadaki ruh hali
Nalân’ın gerçek ruh halidir.
Nalân her
yerdedir, çünkü asılolan hissiyat odur.
Nalân asıl olan Hiç’in asıl hissidir.
Gönül darlığından gönül ferahlığına
kadar her his Nalân’ın bazen hafif bazen
sert esen rüzgârıyla çalkalanan
ölüm dürtüsünün
habercisi ve sallanan
Hiç-Köprüsünün ruhudur.
|
|||
|